Tarih felsefesi nedir?

Felsefe; Varlık, evren, insan ve bilgiyle ilgili düşüncelerin bütünü; evreni, dünyayı, yaşamı yorumlama biçimi, dünya görüşü, ideoloji tanımlanır.

Tarih; Bir olayın gününü, ayını ve yılını bildiren söz ya da gün; bir konuyu geçmişi ve gelişimi içinde inceleyen bilim dalın denir.

Tarih felsefesi; Tarihin, varlık, evren, insan ve bilgiye dayalı bir bakış açısıyla yorumlanması olayına denir.

Tarih felsefesi, umumi ve kapsayıcı görüşe, terkibi tefekküre (conspectare) ait bakış açısıdır. Yani, bütün bakış açılarının bir sentezidir.

Tarih felsefesi, öncelikle medeniyet ve tarihin gelişimine sebep genel kanunları arar; tarihte ne olup bittiğinden ziyade olayların nedenleri araştırır. İnsanoğluna, medeniyetlere ait kültürel kodları belirlemeye çalışır.

Tarih felsefesi dendiğinde yaşanmış geçmişin felsefesi olarak tarih felsefesi, tarih biliminin felsefesi anlaşılır.

Tarih felsefesi şu iki başlık altında incelenir:

1. Eleştirel tarih felsefesi

2. Kurgusal tarih felsefesi

3. Metafizik tarih felsefesi

Eleştirel tarih felsefesi

Eleştirel tarih felsefesi akademik tarih dalını "kuram" özelinde incelemekte; tarihsel belgelerin doğası, nesnelliğin ne derece olası olduğu gibi konularla uğraşmaktadır.

Kurgusal tarih felsefesi

Kurgusal tarih felsefesi insanlık tarihi başta olmak üzere olayların önem derecesini konu almaktadır.

Metafizik tarih felsefesi

Metafizik tarih felsefesine göre insanların tarihi Tanrının iradesiyle yönetilmektedir; Tanrı istemiş ve tarih olmuştur; bundan sonra da öyle olacaktır, görüşü hakimdir.

Tarih felsefesinin ortaya çıkışı

Batı düşüncesi daha Augustinus ile bir tarih felsefesi yolunu açmıştı. Ama Augustinus'un yaptığı daha çok bir Tarih teolojisiydi. 18 yy sonra adına tarih felsefesi diyebileceğimiz bir takım tarih yorumları yapıldı.

Rousseau çağının ilerlemeye duyduğu inançla çelişen bir tutum içindedir. Ona göre insanın doğuştan iyi olan doğası toplumsallaşma süreci içinde bozulur. Rousseau göre tarih aslında bu bozulmanın tarihidir. Ama bu kaçınılmaz bir durumdur. İnsanın kaderidir. Çünkü toplum halinde yaşamak insanın doğal durumundan kaynaklanan "mutlu benciliğini" dizginlenmesine yol açar. Bu nedenle doğallığını yitiren insan bir kültür varlığı olma durumuyla yüz yüze gelmiştir. İnsan artık tekrar doğal durumunun o mutlu benciliğine dönemez. Kültür varlığı olma durumundan kendini kurtaramaz.

Bu bağlamda insan artık doğallığını talep etme yerine, eşitlik ve özgürlüğünü talep eder. Bencil doğal mutluluğunun yerine de erdemli bir yaşam tarzının kendisine sağlayacağı mutluluğu talep eder.

Bu görüşleri açısında Rousseau iki bakımdan tarih filozofudur. Tarih de doğallıktan kültür varlığı olmaya doğru insanda bir ilerleme görmektedir.  O insanların tarihe kendi istençleri doğrultusunda yön verebileceklerini düşünmüş olmakla, 19 yy. tüm büyük tarih felsefecilerini de etkileyen düşünür olmuştur.

Rousseau kendisinde bir tarih felsefesi kavramı yoktur. Tarih felsefesi kavramını ilk kullanan filozof Voltaire dir.

Voltaire keyfi değerlendirmeler ve dinsel doğmalar doğrultusunda yazılmış bir tarih yerine filozofça bir etkinlik temelinde tarihin yazılması gerektiğini düşünür. Objektif ve doğru bir tarih yazabilmek için, filozofun bağımsız karekterine ve olaylara derinliğine bakma yeteneğine gereksinim vardır. Bu biçimde yazılmış bir tarih aslında olup bitmiş olanların üzerinde felsefi bir etkinlik sürecidir. Bu tarihin filozofça betimlenmesidir.

Voltaire açısından olup bitmiş olanları tanrıya bağlayan kilise tarihçilerinden beklenecek şeyler değildir bu tip etkinlikler. Tarihsel olayların doğal açıklamasını yaparak anlam olarak çözümleyecek akılcı tarih yazıcılarının yapabilecekleri şeylerdir bu. Tarihçi ne bir teolog olmalı ne de bir fabl anlatıcısı. Tarih ilk günahla başlatılamaz. Voltaire göre Batının çok şey öğrenebileceği Uzakdoğu'dan başlatılmalıdır tarih. Tarih yazıcılığı tek tek olaylar çokluğu içinde boğulup gitmekte olmamalıdır. Tarih bize bu olayların çokluğunu kavrayabilmemize yarayacak genel nitelikleri açıklamalıdır.

Bu genel nitelikler ise bir insan topluluğunun ya da bir ulusun yaşam biçiminin derinliklerine sinmiş olan kültürünün genel karakterini ortaya koyan ahlaki ve moral değerler olmalıdır. Çünkü bu değerler ait olduğu ulusun ve halkın genel "tinini" gösterir. Bu değerler ve normlar ait oldukları ulusların ve halkların özgün kimliklerini oluşturur. Bu bağlamda Voltaire "ulusların genel ideleri" üzerine eğilen bir tarih yazıcılığının felsefi bir içerik taşıyacağını düşünüyor.

Dış bağlantılar

Tarih nedir?

Felsefe nedir?

Tarih felsefesi ile ilgili kitaplar

Tarih felsefesi nedir? (Felsefe)

Tarih’ e, onun anlamına, akışına ve tabi olduğu yasal düzenliliklere ilişkin felsefi teorilere verilen ad. Burjuva felsefesinde felsefenin bir kolu olarak görülür.

Tarih felsefesi görüşleri, felsefeyle birlikte doğmuştur. İlkçağ Yunan felsefesinde bu gibi görüşler özellikle Platon, Aristoteles,

Thukydides tarafından geliştirilmişlerdir. Ortaçağ düşüncesinde tarih dinselleştirilmiş, örneğin Augustinus, tarihi, tanrı devleti ile dünya devleti arasında bir savaşım saymıştır. Akınoğlu Torna ise, tarihi, insanları tanrıya götüren bir yol olarak görüyordu. Burjuvazinin yükselme çağındaki düşünürler, feodalizmin ve tanrıbilimin tarih anlayışına karşı savaşım vererek ortaya koydukları tarih felsefesi tezleri içinde, tarihin bilimsel bir incelenmesini ve açıklanmasını destekleyecek gerekli ve önemli birçok öğe ve önkoşul geliştirdiler. Asıl kaygıları, tarihi, tanrı iradesine bağlı bir şey olarak değil de, bilgisi edinilebilir etkenlere bağlı doğal bir süreç olarak kavramaktı. Bodin, Montesçuien, vb. doğasal, coğrafi ve iklimsel koşulların tarih üzerindeki sonuçlarını açıklamayı denediler ve coğrafi determinizm diye bir teori geliştirdiler. Hobbes, Locke, Holbach gibi maddeci filozoflar, tarihi, insanın kendi doğasına dayanarak açıklamaya çalıştılar; giderek burjuva toplumunu, insanın doğasına uygun düşen, ona tekabül eden bir düzen olarak gördüler.

Leibniz, Kant, Her der, Fichte, He gel, tarihsel ilerleme fikrini geliştirerek, bu fikri çeşitli açılardan kanıtlamaya çalıştılar. Marks-öncesi tarih felsefesi, doruk noktasına Hegel de ulaşır. Hegel, insanlık tarihini, mutlak ide’ nin, bağdaşık, aynı zamanda çeşitli, yasal düzenliliklere uygun ve kendi içinde çelişkili bir gelişme süreci sayıyordu. Mutlak ide, tarih içinde dışlaşıyor ve insan faaliyeti sayesinde tarih sürecini tamamlıyor, nihayet kendi bilincine vararak kendi varlık nedeniyle sona ulaşıyordu(özgürlüğüne kavuşuyordu). Burjuva tarih felsefesinin önemli ilerlemeleri, maddeci tarih anlayışının ve toplum teorisinin doğuşunda teorik kaynağı oluşturmuş ise de, Marks-öncesi tarih teorisi, tarihin bilimsel, maddeci bir açıklamasını yapmayı başaramamış, genellikle idealizm çerçevesi içinde sıkışıp kalmıştı. Bu kısır durum, natüralist karakterleri nedeniyle, sonunda daima idealist açıklamalara varan diğer maddeci görüşler için de geçerliydi. Bütün bu Marks-öncesi tarih felsefesi görüşlerinin yetersizliği iki noktada düğümleniyordu: «Bir kere bunların (bu görüşlerin) en iyisi bile, neyin sayesinde ortaya çıktığını araştırmaksızın, toplumsal ilişkiler sisteminin gelişme yasalarını kavramaksızın, bu ilişkilerin kökenlerini maddi üretim ilişkileri içinde görmeksizin, insanların tarih içindeki faaliyetlerinin yalnızca fikir düzeyindeki itkilerini inceleme konusu yapmışlardı. İkincisi, eski teoriler, halk kitlelerinin eylemlerini gözden kaçırmışlardı.» (Lenin) ,

Maddeci tarih anlayışının Marks ve Engels tarafından felsefelerinin ayrılmaz bir parçası olarak kurulup temellendirilmesi, bu türden tarih anlayışlarının da sonu demektir. Çünkü, artık söz konusu olan «kafadan bağlamlılıklar uydurmak değil, onları olgular içinde bulmaktı» (Engels). Maddeci tarih anlayışı, insan toplumunun genel hareket yasalarının bilimi olarak, bu anlamda artık tarih felsefesi değildir; o, tarih felsefesinin, kendine kadar uzana gelen tüm kazanmalarını koruyup aşar, yani onları biçimleri açısından olumsuzlar, özlerini, sonuçlarını korur ve bunları bilimsel tarih görüşü içinde bir basamak yükseğe çıkarır.

Marks’ tan sonraki tarih felsefesinin gelişimi, her bakımdan diyalektik maddeci tarih anlayışına bir tepki olmuştur. Bu anlayışlar, her ne kadar değişik kılıklara bürünmüşlerse de, hepsi toplumun yasal düzenliliklere uygun doğrultuda ilerlemesine, gelişmesine karşı çıkarlar. Bunların içinde, çağdaş uygarlığın batışım önceden tahmin eden teoriler büyük bir yer tutar (Toynbee, Spengler). Son zamanlarda sanayi toplumu teorisinin çeşitli biçimleri ortaya çıkmış bulunuyor. Rostow, Aron, Bell, Freyer vb. tarafından temsil edilen bu görüş ve teoriler, diyalektik maddeci tarih anlayışına ve Marksçı-Leninci toplum anlayışına karşı çıkarlar; amaçları toplumun gelişmesini, yalnızca teknik bir gelişme olarak açıklamak olan bu görüşler, bu gelişmede üretim ilişkilerinin, sınıfsal karakterin, toplumsal içeriğin rolünü dışlar ya da önemsemezler. Diyalektik ve tarihsel maddecilik.